mini


Ana Sayfa

Özgeçmiş

Kitaplar

Yazılar

Günceler

Fotoğraflar

Gülmecelik

İletişim

Linkler



 

İZMİR GÜNCESİ
1
PASAPORT, KONAK,
KEMERALTI


Güneşli bir Aralık  pazar sabahı. Pasaport’ta kahvelerin olduğu yer sakin ve huzurlu. Bir kültür gezisi yapacağız bu gün. Erken varanlardanım, pek kimseyi tanımıyorum, birkaç masayı birleştirmiş hararetli biçimde konuşanlar tur arkadaşlarım olabilir mi acaba? “Hayır, biz değiliz.” diyorlar. Yanlarındaki masaya dayanmış pankartları, afişleri ancak fark ediyorum. Yürüyüşçü bunlar. Ama kültürel değil, siyasal yürüyüş! Babacan garson: “Gelirler abi, sen otur bir çay iç.” diyor. İşini bilmek budur işte. Çevreyi iyi görecek biçimde bir masa seçip oturuyorum, elimde demli  çay. Geç saatlere kadar uyumak yerine burada kahvaltıyı tercih eden çiftler var, ne güzeller. Gösterişli, camekânlı arabanın yanında sandalyeye oturmuş adam kumruları hazırlıyor; İnce domates dilimleri, sivri biber, İzmir tulum. Elinde  “Kullan at” eldivenler. Yaşasın AB standartları!  Buralarda dolaşan genç çiftler “Romantik”. Eller ellerde, yüzler güleç, sözler fısıldamsı.  Daha cesurlarını biraz sonra Konak Meydanında göreceğiz. Bir de ikili, ya da gruplar halinde dolaşan aynı yaşlarda genç dolu ortalık. Askere gidenler. Hepsi bu akşam teslim olacak. Vücutlar ve gözler yorgun. Bazıları belli, akşamdan kalma. İçeri, tuvalete gittiğimde kahvenin oyun koltuklarında sızıp geceyi geçirmişlerini bile görüyorum.


            Bizim grup ta ötedeki kahvenin masalarında oluşmakta. Resmiye Hanım ne kadar çok kahvaltılık getirmiş. Gevrek, boyoz, börek, fırında yumurta, tulum peyniri, domates… kayısı kurusu bile var! Bana kalsa saatlerce burada kahvaltı ederek akşamı ederim. Ama öyle olmuyor. biraz sonra Konak Pier’in önünde, sonra Saat Kulesi’nin ordayız. Fikret Bey öyle güzel şeyler anlatıyor ki, hepsini aklımda tutamayacağım için üzülüyorum. Konak Meydanı’nda hızla yürüyerek yanımızdan geçen yeni yetme kızlar tam vitrinlik. Kim bilir kaç gündür bu pazarın ipi çekilmiş. Gösterişli makyaj, kısa çizme, file çorap, mini etek. Bir tanesi saçlarını sarı ve kırmızıya boyadığı incecik örgüler halinde omuzlarından aşağı bırakmış. “İstikamet Kültürpark” olabilir mi? Çoğu kendi gibi sıra dışı tipte arkadaşıyla. Buluşacakları delikanlıları merak ediyorum. Burada eskiden önü açık, “U” şeklinde Sarı Kışla varmış. Daha önce de Tuz fabrikası. Sarı Kışla bir türlü duramamış yerinde. Çünkü altı dolma toprak, hep orası burası çökmüş, sonunda yıkmışlar. Osmanlı Devletine Mısır’dan pirinç, kahve ve başka yerlerden başka şeyler getiren gemiler İstanbul’a gitmeden önce taşıdığı malın üçte birini İzmir’e indirmekle yükümlüymüş. Hisarönü’nde bir tarihi hanı restore ediyorlar. Usta yanda sebildeki sıvaları kazıyor. Hanın kapısını üstündeki koca demir kapaklar ne ola ki? Gece kapı açmaya çalışan hırsızların üstüne yalın kılıç atlamak için olsa gerek! Eczacıbaşı’nın ilk eczanesini görüyoruz, giyim mağazası olmuş. İçindeki eşyaları bir depoda atılıymış. İnanmak istemiyorum. A, burada ne güzel bir kahvehane varmış, ben bilmezdim. Sabahın erkeninde yirmi beş kişi gelince patronun yüzü gülüyor. Ama yanında gelmesi gereken bir bardak suyu kahveyi içtikten çok sonra getiriyorlar. Çıkarken söylüyorum, tebessümle dinliyor yerin sahibi. Hisarönü ve Başdurak camileri dolgu alanda yapıldığından temellerine katranda kaynatılmış çam ağacından kazıklar çakılıymış. Nemden kurtarmak için de altına dükkânlar koyup yükseltmişler. Havra Sokağı’nda pazar günü olduğundan dükkân sahipleri tamiratlar yapıyor. Diğer günler olmaz kalabalıktan. Aynı sokakta bir çok sinagog. Nüfus çoğalınca yenileri açılsa da resmen bir tane sayılırmış. Birinin adı ilginç: Portugal Sinagogu. Benim en sevdiğim Tilkilik Caddesi, meğer Eski İzmir’in Anadolu’dan giriş caddesiymiş. Atatürk bile buradan girmiş İzmir’e. Türk mahallelerinde sokaklar eğri büğrü ve dar. Nedeni, eskiden “Yüklü bir devenin geçebileceği” genişlikmiş standart! Bir de evlenecek oğluna hemen yanında bir ev yapma adeti. Evler büyüyüp sokakları tıkamış. Baktım, “Dönertaş” çevirince dönüyormuş gerçekten. Öğle yemeğinde kebapçıdayız. Herkes döner yiyor. Erkekler hepsini, kadınlar pidelerini bırakarak. Fakir bir mahallede yüzü kirli çocuklar bizleri görünce: “Ne furcanız?” diyor. Yani, “Ne vuracaksınız?”, “Ne aşısı yapacaksınız?” Oteller Sokağına giderken bir merhaba demeye Doğan Bey’in İzmir’de tek kalmış koltuk meyhanesine uğruyoruz. Kesinlikle bir akşam özel, onun için gelinecek. Denizli Lokantası; sardalyeler tava olmuş yığılı, siyahi müşteri dolu içerisi. Otelden Bülent: “Kimlikleri yok hiç birinin.” diyor. İnsan ticareti. Denizlerde ölüp gitmemelerini diliyorum insancıkların. Akşam ayrılmadan önce Kemeraltı’nda çay içerken öğreniyorum ki, İzmir kara gümrüğüne dayandı mı yüz elli deve kervanı birden dayanırmış. Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın ailesi, Uşakizadelerin  bile iki bin develik kervanları varmış!

 

Aralık 2006


İZMİR GÜNCESİ
2
BİTPAZARI (*)

             Boğucu İzmir sıcağında bitpazarındaki mavi muşamba kaplanmış tahta masaya oturup, oraların kırk yıllık gidip gelen insanı gibi: "Sade pilav ver usta!" diye seslendim. Pilavcı hiç bana bile bakmadan yine mavi boyalı, camları çeşitli öteberiler asılarak süslenmiş arabadaki pilav dağına delikli kepçesini daldırdı. Yardımcısının getirip önüme koyduğu yemek, her şeyden önce bir sanat yapıtıydı bence. Düz bir plastik tabağa önce dükkânın ve sahibinin adı, koyun ve sığır başı resimleri ve adresin basılı olduğu taraf alta gelmek üzere kalın kasap kağıdı konmuş, üstüne bol kepçe bir nohutlu pilav, yanında ancak çok usta bir elin özenle veya yılların verdiği ölçüm titizliğiyle kesmiş olduğu sert, olgun ve kırmızı domateslerden oluşan hepsi aynı boyuttaki küpler yerleştirilmişti. Asıl dengeyi sağlayansa pilavın solunda yer alan söğüş kesilmiş tatlı soğan dilimleriydi ve pilav, ‘Tavuk suyuna nohutlu’ydu. Ben doğrusu böyle bir yerde az bir fark karşılığında verilen ‘Tavuklu’ yemeye çekinmiş, yanımdaki arkadaşımın yaptığı gibi hiç yememektense ‘Sade’yi seçmiştim.

            Pilav olağanüstü lezzetliydi. Hayır, onu lezzetli kılan benim böyle yerlere karşı zaafım, biraz da yatkınlığım değildi, o gerçekten çok lezzetliydi. Arkadaşıma gerideki tezgâhtan söylediğimiz çay, eski, kenarları kırmızı benekli porselen çay bardaklarının mutlaka çamaşır suyunda ara sıra ağartılarak tertemiz tutulan plastik çeşidinin içinde, yan tarafında altın yaldızlı Türk bayrağı, ‘Türkiye Türklerindir’ yazısı ve çevre çizgileriyle temizlikten ışıldayan çay bardağında tam bir tavşan kanı olarak geldi. Pilavı  bitmesine üzülerek ve elimden geldiğince yavaş yedimse de kaçınılmaz son kaçınılmazdı, bitti. En ucuz yerlerde bile yarısı şehriyeden oluşan sade, ruhsuz pilavlar bir lira iken, bence hiç olmazsa bir buçuk lira olması gereken elli kuruş pilav borcumu ödeyip bu kez çayınkini vermek için oraya yöneldim. Zayıf, esmer, ağzı sigaralı kadının istediği yirmi beş kuruş, biraz ötede üç koca termosu bisikletinin  arkasına koymuş bir adam on kuruşa çay sattığından ve ben dünyaların en güzel pilavını az önce elli kuruşa yediğimden biraz pahalı göründü ki: “Çay yirmi beş kuruş olur mu?” deyiverdim.  Ağzı sigaralı, başı bağlı esmer kadın, muşamba kaplı  çaycı tezgâhındaki  işinden başını yana döndürerek bana ters ters baktı ve: "Ya kaç para olsun?" dedi. Hakkım olan yanıtı almıştım.

            Yayıntılar arasından yürüyüşümüze devam ettik. Bizi yakınlarda bir yere bırakıp giderken, “Oraları size hiç tavsiye etmem.” diyen taksi şoförümüzün söz ettiği bu yer, her hafta pazar  günleri kurulan Mersinli Bitpazarı'ydı.  Herkes kendi halindeydi ve hiç de korkulacak, çekinecek kimse yoktu. Gemicilikte kullanılmış dev bir tahtadan makaranın yanından dolaşarak çeşit çeşit masa çakmakları ve onun yanındaki yere serdiği gazete kâğıtları üstündeki onlarca, ama hepsi değişik kahve fincanı tabağı satan adamı geçerek sürdürdük yürüyüşümüzü. Gölgede otuz beş, güneşte her halde yüz beş, hissedilen ise otuz sekiz derece sıcaklıktaki bu günde bana çevre o kadar güzel gelmekteydi ki, doktorumun güneşte dolaşmamam gerektiği uyarıları aklımda bile yoktu.

            Böyle her halde iki saat filan geçmiş, her yere dalmış, her şeyi görmüş, her kıyı bucağı araştırmıştık ki son bir kısım ilişti gözüme. İlerdeki demir parmaklık pazarın sonunu belirliyor, bir tür çıkmaz sokak oluşturuyordu. Diğer gezdiğimiz yerlerin hıncahınç kalabalık olmasına karşın orada pek kimseler yoktu, daha doğrusu sadece satıcıların en garipleri vardı. Bu en garipler, üçüncü sınıf pavyonlarda çalışan konsomatris kadınların bile alıp giymeyeceği kadar eski ve yırtık gece  elbiseleri ve ayakkabıları satan, ara sıra: "Hiç siftah yok daha, hiç siftah yok daha, aydee, aydee!" diye bağıran adam, parmaklığın önünde, belki de geç gelip başka yer bulamadığından oraya yayılmış, eski el aletleri satan yaşlı adam ve bir çiftten oluşuyordu.  Sanımca en ilginçi de bu çiftti. Toprağın üstüne serili eski gazete kağıdına satılmak üzere yan yana dizdikleri öte berinin herhangi bir alıcıyı çekebileceğini hiç kimse düşünemezdi. Öyle ki oralardan bir çok detayı en ince ayrıntılarına kadar hatırlamama karşın, o çift ne satıyordu diye şimdi sorsanız söyleyebileceğim hiçbir şey yok. büyük olasılıkla hepsi çöplerden aranıp bulunmuş şeylerdi. Bu, ikisi ancak bir insan ağırlığı kadar gelebilecek çiftin kadın olanı yere oturmuş, zayıf ve kirli parmaklarıyla dantel örmekteydi. Deyimin yerinde olmayacağını bilerek, ama zorunlu da olarak ‘Erkek’ diye nitelendirmeye zorunlu olduğum diğeri o otuz bilmem ne derece sıcakta belli ki yaşamının tek anlamı, tek dayanağı, var olabilme nedeni olan kadınına sokulmuş ve sarılmış durumda, gözleri kapalı ya da açık ama görmüyor şekilde sadece sessizce soluk alıp vererek orada, oranın atmosferinde yer kaplamaktaydı. Kadın, bir iş gören, üretim yapan, zayıf, belki de hastalıklı erini koruyan güçlü kadınlarda olan özgüvenle biz önlerinden geçerken önce oralarda hiç alışılmamış bir görünüm sergileyen bana, sonra arkadaşıma baktı, onunla göz göze geldi ve en güzelinden bir gülümseme sundu ona. Ben bu hoş olayın farkına çok geç ve ancak yan gözle varabilmiştim.

            Bizi getiren taksinin bıraktığından üç saat sonrası bazı yeri tozlu topraklı, bazı yeri bu sıcağa karşı nasıl olmuşsa çamur içindeki yollardan geçip, tren raylarından atlayarak, köprü altlarından sekerek, dönüş için bir taksi bulma ümidiyle sıcaktan bayılma derecelerinde yürürken Mersinli Bitpazarı'ndan satın aldığım iç içe iki naylon torbadaki bir dolu deniz kabuğu ve iki minnacık şişedeki bilmem ne zamandan kalma kiraz ve böğürtlen likörünün verdiği mutluluk, ve kararsızlıkla almayıp bıraktığım, saydam plastikten yüksek topuğunun içine kırmızı plastik çiçekler yerleştirilmiş, ön tarafı yine plastik güllü, tam bir kitch örneği bir çift kadın terliğinin getirdiği pişmanlıkla yüklüydüm.

 

 

(*)  ‘Ege Kokan Öyküler’ kitabımdan. (Güncel Yayınevi, Nisan 2005)


İZMİR GÜNCESİ 
3
İZMİR, ESKİ SEVGİLİ

Yine aynı kahve, ayaklarını sürüyerek yürüyen, bol pantolonlu, kolları sıvalı beyaz gömlekli, aynı güler yüzlü, ak saçlı yaşlı kahveci. Bu sefer gazeteyi  içerdeki masalardan birinde oturan gençten birisi okuyor. O yüzden bulmacalar çözülürken ‘İ’ler noktayla mı, yoksa nokta yerine bir küçük dairecikle mi yapılmış, alıp bakamıyorum. Geçen yıl nokta, ondan önceki yıl dairecikti çünkü.

“Kahvaltı etmedinse gevrek var!”  Benim kadınlarınki gibi uzun saçıma, boynumdaki iri baklalı gümüş zincire bakmıyor bile. Hoşgörülü bir Egeli o. Sadece kahvaltı etmedimse gevrek yiyeyim, hem ona iyi, hem bana diye ötedeki masada üstü gazete kâğıdı örtülü büyük tepsiyi işaret ediyor.

Nedense her zaman Bodrum’dan İzmir’e giderken Milas’ı geçip Selimiye’ye geldiğimde karşıdaki Neşe’nin lokantasına uğrarım da, daha uzağa Edremit’e, senede bir iki gittiğim Bozcaada’ya yollanırken sabahın erkeninde çay içmek için bu küçük, gösterişsiz kahvede bulurum kendimi. Yine öyle, istikamet Bozcaada!

Ak saçlı, güler yüzlü kahveci bana hiç sormadan yanında iki şekeriyle mis gibi kokan taze çayımı getirdiğinde ona yanımdaki poğaçalardan ikram ediyorum: “Buyur, hanım yaptı, zeytinyağıyla.” Buraların insanı, hele köylüsü kesinlikle başka yağ yemez. Hiçbir şey demeden doğruca dişleyip ağzına atıyor poğaçayı. Karşıda tavana yakın asılı suskun bir televizyon var. Masalardan birindeki iki köylü, kolları sıvalı, kasketleri biraz arkaya kaykılmış iki enerji dolu ziraat insanı, aralarında konuşuyorlar. Bir çok yerde ne abuk sabuk sabah programı olursa olsun, televizyon açıktır kimse bakmasa da. Burada öyle değil. Aklıma Tanıdığım birinin babaannesinin lafı geliyor: “Kapatın gari şu ıhladanı!” demiş Bodrumlu teyzem. ‘Ihlatmak’ deveyi çöktürüp oturtmak. Televizyon da karşısındakileri çöktürüp oturtmuyor mu?

Köylülerden biri kalkıp dışarıda bekleyen traktörün üstüne çıkmadan benim arabayı göstererek soruyor:

“Bu Reno’lar kaç model?”

“İki bin.”

“Benzinli mi?”

“Benzinli!”

Traktör arkasındaki römorkuyla gazlayıp uzaklaşırken onun kalktığı sandalyeye başka bir köylü gelip oturuyor. O da aynı tip bir adam, aynı hararetli konuşmalar. İkincisini içtiğim çayın boş bardağını ona zahmet olmasın diye içeriye götürecekken kahveci geliyor,

“Afiyet olsun.”

“Sağ ol, eline sağlık. Kaç para?”

“Elli kuruş.”

“Bereketini gör.”

“Sağ ol, selametle git.”

Yine her defasında yaptığı gibi sırtımı sıvazlıyor ayrılırken.

İzmir, ah İzmir! Bodrum benim uzun yıllardır evli olduğum karımsa İzmir  çocukluğumdan beri tanıyıp bildiğim, ortaokulayken aşık olduğum kız arkadaşımdır. Beraber gittiğimiz liseden sonra üniversitede yollarımız ayrılmış, sonra bir gün yeniden bir yerde karşılaşılmıştır. Bodrum benim iki çocuk doğurmuş, kırkını aşkın, biraz tombul, kusursuz ev kadını karımdır. Çocukluktan kadın arkadaşım İzmir ise zayıf yapılıdır ve içtiği filtresiz sigaralardan sesi kısıktır. Mutlaka senede bir turla Venedik, Prag, Tunus gibi yerlere gider. Aldırışsız ve özensiz hatta lekeli giyinirken kültür festivallerini, klasik konserleri, sergileri hiç kaçırmaz. Evine gittiğimde o bir zamanlar gizliden gizliye sevdiğim kadına her derdimi açabilirim, dinler beni. İşte İzmir hiç benim olmayacak bir sevgilidir böyle. Onu tarihi Buca’sıyla, resmi Konak’ıyla, eski çeyiz sandığı Urla’sı, züppe Alsancak’ı, süfli Mersinli’si, militan Karşıyaka’sıyla severim.

En güzeli de Aliağa tarafından gelişte Çiğli’den sonra Bostanlı’dan girip boydan boya bütün İzmir’i soluyarak ta Buca’ya kadar gelmek, oradan Aydın yoluna çıkıp Bodrum’a devam etmektir. Veya Bodrum’dan gelişte bunun tersini uygulamak. O gün yine öyle yaptım. Buca’dan İzmir’e girdiğimde günlerden pazar. Yol kenarında bir adam renk renk uçurtmalar mangal ve neşeli plastik toplar satıyor, piknikçi gereksinimleri. Bütün İzmir pazar günleri sabah erkenden pikniğe gitmez mi?

Selimiye’deki çay ve poğaçadan sonra İzmir’e girince karnım yeniden acıktı. Yolda pisboğazlığım tutar zaten. Nasıl tutmasın, yerleri sulanmış, süpürülmüş, gölgeleri serin ve davetkâr halleriyle her taraf pastane, lokanta, çay bahçesi ve büfe. Arabayı Buca’da meydanlık bir yere güvenli şekilde park ettikten sonra ‘Kahvaltı verilir’ yazan pastanenin yan bahçesindeki mermer üstlü, süslü demirden masalarından birisine oturuyorum. Yorgun görünümlü, elindeki gayet çağdaş bir aletle mermer kaplama yerleri paspaslayan adam elindekini bırakarak yaklaşıyor.  İnanması zor, kahvaltı bitmiş! Nasıl biter kahvaltı? “Bitti.” diyor yerleri paspaslayan adam. Belki de kahvaltı hazırlamayı canı istemiyor. Doğrusu benim canım da pastane üretimi bir şey yemek istemiyor. Camekânın içinde simitler var. İzmir’deki adları ‘Gevrek’.

“Beyaz peynir de mi yok?”

“Gevrek peyniri var!”

“O nasıl?”

Bildiğimiz üçgen eritme peynirlerini göstererek,

“İşte bunlar.”

“İyi, o zaman iki tane peynir, bir gevrek. Çay fincanda olsun.”

Serin ve renkli ortam. Serinlik geniş şemsiyelerden ve onların yukarısındaki büyük ağaçlardan, renklilik hemen yanımızda kurulmakta olan pazardan geliyor. Sabahın dokuz buçuğunda daha yeni kuruluyor pazar. Günlerden de pazar, ondan her halde. Satıcılar mallarını özen ve özgüvenle tezgâhlarına yerleştiriyorlar. Üç masa ötede oturan çiftin iri yapılı, kabadayı görünüşlü erkeğinin elleri, o da iri yapılı, başörtülü sevgilisinin avuçları içinde, kızın ayağında spor ayakkabılar, ellerinde sedefli oje, önlerindeki çaylara dokunulmamış. Zaman ilerledikçe evlerden çıkan babaanneler, torunlar, orta yaşlı karı kocalar pazara geliyor. Ben de gevrek peynirimle gevreğimi yiyor, bir taraftan da çevreyi seyrediyorum. Şimdi başörtülü kızın gözlerinde iki damla yaş var, adamın başı öne eğik. İçimden kabadayıya kızı ağlattığı için sinirleniyorum.

Önümdekileri güzelce mideye indirdikten ve daha istemek arzuma gem vurduktan sonra keyif çayımı da içip, sırf gezmek için pazarın sebzeciler kısmından içeri dalıyorum. Her şey dağlar gibi yığılmış, enginarlar, biberler, patlıcanlar insanın ağzını sulandırıyor. Ah, yolcu olmasam, evim yakın olsa bunların hepsinden nasıl alırdım kim bilir. Yine de pazarcı kadınlardan asık suratlı, şişmanca ve buyurgan tipli birisine yanaşıp yarım kilo kiraz istiyorum. Çünkü en iri kirazlar onda. Terazinin kefesine önce iki avuç koyduktan sonra birer birer atarak öyle ince tartıyor ki… 

“Altın tartar gibi tartıyorsun!” 

Bana doğru kızgın bir bakıştan sonra: 

“Mallığı bizim olsa önemli değil, mallığı bizim değil ki bunun.” diyor.  

İçimden muzipçe gülüyorum, amacım onu kızdırmaktı aslında. Başardım, keyifliyim!

Kirazların olduğu naylon torbayı arabanın yan koltuğuna koyarak İzmir’in içine doğru ilerliyorum. Tozlu sokaklarda çocuklar top oynuyor. Teneke kaplı açık bir tahta kapının gösterdiği avluda pek de temiz yıkanmamış çamaşırlar asılı. Yıllardı evli olduğum karım sigara içmez, çok temiz ve tertiplidir de. Ama neden o dağınık ve pasaklı arkadaşıma uğrayınca daha rahat hissederim kendimi? Hangi kötü yönleri vardır acaba bana yansımayan, bilmediğim? Pasaport’ta kıyıya paralel, Alsancak’a kadar giden yolda arabayı kaldırım taşlarının üstünden sürüyorum. Yandaki banklardan birinde oturan çok şişman yabancı tipli bir kadınla siyah pantolon, beyaz gömlek giymiş, garson olduğu belli bir adam kabak çekirdeği çıtlatıp bira içiyorlar. Önlerindeki yer kabuk dolu.  Acaba bu üstünde gittiklerim ne kadar eski taşlar? On sekizinci yüz yılda İngilizler çocuklarını ticaret öğrenmesi için yedi yıllığına İzmir’e gönderirlermiş. Buna da ‘İzmir Doktorası’ denirmiş. Şimdi şu köpeğini gezdiren alımlı sarışın İzmir güzelini aydınlatan güneş, on sekizinci yüz yılın soluk sarışın İngiliz delikanlısını da aynı kaldırım taşlarının üzerinde aydınlatıp ısıtmış mıydı dersiniz?

Kirazları ancak Aliağa’da benzin aldıktan sonra çeşmede yıkayıp orada, asma çardağının altına konmuş  yan yana üç ahşap koltukta oturarak yorgunluk çıkaran tanker şoförleriyle birlikte yiyorum.

“Abi, Fethiye’de havalar nasıl?”

“Bodrum’dan geliyorum.”

“Plaka kırk sekiz ya abi…” 

Şoförler üçer beşer kiraz yedikten sonra birer sigara yakıyorlar.

Bozcaada’da kaldığım evin karşısında üç çocuklarıyla Murat’la İffet yaşıyor. Otuz, otuz beş yaşlarında bir çift. Murat iri yapılı, işçi bir adam. İffet anaç, gür sesli ve doğurgan bir kadın. Murat’ın evde olduğu bir akşamüstü kapı açılıyor. Önce kediyi, sonra çocukları dışarı çıkaran babaları para vererek arkalarından: “Şeker alın, dondurma alın, dondurma  alırsanız en ötedeki, limanın sonundaki dükkândan alın, oranın dondurması çok güzel.” diyor. “Sahip çık, biraz gezdir kardeşlerini, sonra gelin.” diye de on bir yaşındaki en büyüğüne öğütlüyor. Kapı çocukların arkasından kapandıktan sonra  içerden tıs yok. Biraz sonra içeri girmek için pencereyi tırmalayan kedinin hemen ardından,   on dakikada çocuklar yine kapıda: “Anne, anneee!” ses yok. Güm, güm, güm! “Anne!” içerden İffet’in sesi: “Patladınız mı gözü kör olasıcalar, geliyorum.” Beş dakika sonra yüzü kıpkırmızı, acele giyinmiş  İffet açıyor kapıyı.

“Kör olasılar, insana sizden bir rahat yok!”

Tabi çocuklar pişmiş aşa, daha doğrusu fırındaki mercimeğe su kattıklarının farkında değiller. İki ev aşağıda pirinç tokmaklı kapının gün görmüş taş merdivenlerine oturmuş çok yaşlı bir Rum kadın kucağındaki tepside kuru baklaların siyah yerlerini kocaman bıçakla ayıklamaya çalışıyor. Simyon’un anası bu. Bozcaada’nın ünlü domates reçelcisi Simyon.

Balık lokantacının gelini hamileymiş, mandalinaya aşeriyormuş duyduğuma göre. Orada geçirdiğim iki akşamın hatırına Bodrum’a döndüğümde görev edineceğim kendime. Yaz ortası mandalina olur mu? Bahçeler gezilip bulunmuş dört tanesini kutu içinde kâğıt peçetelere sarılı olarak Yurtiçi kargo’yla Bozcaada’ya yollayacağım. Teslim alırken tanıdık kargocu: “Abi, ‘İçinde ilaç var’ diye yazalım, iyi olur diyecek. Zaman geçip beklediğim teşekkür gelmeyince öğreneceğim ki, suyu kaçmış diye beğenmemişler.

Tam bir hafta sonra bu kez Bostanlı’dan girip Buca’dan çıkarken hava kararıyor ve aynı adam aynı yerde. Malları epeyce azalmış, ama bitmemiş. Bir ümit, bakarsınız çocuğun birisi gelir top alıverir değil mi?


İZMİR GÜNCESİ
4
ÇOK SICAK BİR GÜNDE… (*)
 

 

 

O gün hastanede dergilere göz atarak sıramın gelmesini bekliyordum. Ne var ki, hemşire çabucak beni çağırmış, kapsamlı muayeneyi yapan doktor da: “Gözünüzde katarakt başlamış, bir yıla kadar onu ameliyat etmemiz gerekecek, şimdi laser’i, seneye de ötekini yapmayalım. Bir yıl sonra her ikisini de birlikte  hallederiz.” demişti. Oysa ben  ne kadar da hazırdım. Nedeni göz ameliyatı bile olsa, çok sevdiğim İzmir’de birkaç gün geçireceğim diye Bodrum’dan hevesle gelmiştim. Demek ki bir yıl daha uzak gözlüğümle yaşamak zorundaydım. Her neyse… Hastanenin kafesine oturarak bir çay söyledim. Sonucu merakla bekleyen birkaç dostuma cep telefonundan mesajla durumu bildirmek, o gün ve ertesi gün için ne  yapacağımı düşünmek gerekiyordu.  Bodrum’a hemen dönmek istemiyordum. Dayanılmaz sıcakta bile İzmir çok güzeldi.

Bir süre sonra otelimin önünde taksiden indiğimde bir şeyler yemem gerektiğini düşündüm. Burası 1296 no’lu Oteller Sokağı’ydı, ve benim gibi Bodrum’dan gelmiş ot meraklısına çevrede yiyecek hiçbir şey yoktu. Her yerde varsa kebap, yoksa lahmacun! Resepsiyonda duran Bülent bir lokanta tarif etti. Ben ona: “Sebze yemeği veren yer?” diye sormuştum. İyi de, tarih ağustosun, vakit de günün ortasıydı. Bülent’in tarif ettiği yeri biraz biliyorsam da bu sıcakta oraya nasıl gidebilecektim?

Yine de kendimi zorlayarak, otelin serin lobisinden dışarının cehennemi sıcağına çekingen adımlarla çıktım. Burası asıl sokağa açılan daracık bir çıkmazdı. Çok dar olduğu için de gölgelikti. Bu gölgelik çıkmazın ucunda yerler sulanmış, alçacık hasır taburelerde göbekli, bıyıklı, beyaz atletli ve hepsinin boynunda terlerini sildikleri birer kocaman mendil olan adamlar oturmuş, çay ve sigara içiyorlardı.

         Birdenbire bu adamların hepsi dönerek bana baktılar. Sıra dışı tipimin getirdiği bu davranışlara çoktan beridir alışıktım ama, yine de rahatsız olmadım diyemem. Bende ne vardı bakılacak yani? Uzunca saçlar, kısa sakal, ah, evet, boynumda gümüş kolye, şey, bir de kolumda gümüş  bilezik! Doğru, ne yapsın adamlar bakmayıp da? Derken bakılanın ben değil, arkamda, belki sarhoşluktan, belki sıcaktan, belki de her ikisinden yere düşmüş bir adam olduğunu anlaşıldı. Oturan adamların hiç biri ayağa kalkmayıp, içlerinden biri oradan geçen başka birine: “Birader, kaldırıver garibanı.” diye emir verirken ben İzmirli olmadığım halde olabildiğince ‘İzmirli gibi’ davranarak oteller ve kebapçılarla dolu ‘Oteller Sokağı’na kıvrıldım. İyi ama İzmirli gibi nasıl davranılırdı? Kırk yıl öncesinden askerlik arkadaşlarım İzmirli Aynacı Tahir ve Ahmet Kaytaz geldi aklıma. Onların davranışları nasıldı? Hatırlamaya çalıştım. Sanırım herkes gibiydiler. Bu düşüncelerle Irak savaşındaki Amerikan askerleri gibi bina gölgelerine sinmiş biçimde yürüyerek ana caddeye vardım ve yine onlar gibi başım eğik, güneşe karşı hedef küçülterek hem hızlı, hem bu kez direnişçi kurşunları yerine, gelen araçlara dikkat ederek karşıya geçtim. Varacağım lokanta, ‘Bitpazarı’ denilen yerin sonundaydı. Oraya varan caddeye çıkan sokağı yürürken biraz bildiğim halde emin olmak için sorduğum esnaftan bir genç, beni caddeye kadar götürmek ve oradan: “Şu uzaktaki sarı arabanın arkasındaki yer olacak.”diye göstermek nezaketinde bulundu.

            Yürümeye çalıştığım cadde, hırdavatçılar, lahmacuncular, tabelasında yazdığına göre ikinci kattaki bilardo salonları,  dükkânlı ve gezici, ikinci el cep telefonu alım satımı yapanlarla doluydu. Hepsi ‘Nokia’lar değerine alınır.’ diye yazmıştı. Buna göre diğer markalara değerinin altında para veriyorlardı anlaşılan. Bu saçma düşüncelerimi bir yana bırakarak gölgelerden yürümeyi ve çevreyi izlemeyi sürdürdüm. Ortalıkta ne de çok polis vardı?  Resmi giyimli olanlar bu sıcakta fırına dönmüş arabalarında ter dökerken, bellerinde sürekli  ses çıkaran  telsizlerinden polis oldukları çok belirgin sivil giyimliler ise dükkân önlerinde çay içiyordu. Üstüme görev olmayan şeylere karışmayı keserek bir asma çardağının gölgesinden yürüdüm ve işte! Orayı bulmuştum.

            Tipik bir eski lokanta. İçeri girildiğinde sağda, kasada oturan saygın bir  esnaf görünüşlü yaşlı adam ki, sahibi olsa gerek. Eski tip geniş masalar, duvarlar sararmış beyaz yağlıboya. Tavan da öyle. Her şeyde bir temiz eskilik var. Yaşlı adam ve yaşlı garsonun birlikte: “Hoş geldiniz!” demelerine, “Hayırlı işler.” yanıtıyla, serin ve kenar bir masa bulmak için çevreye göz attım. Tabi önce yemeklere de bakmak gerekiyordu. Yüksek kenarlı tepsilerde sunulmuş en az altı çeşit sebzenin açgözlülüğümü gemlemeye çalışarak üçünden azar azar istedim. Çok temiz giyimli, sinekkaydı tıraşlı, kır bıyıklı yaşlı usta, isteğimi belirgin bir gururla yerine getirirken, yemek tezgâhının gerisinde, arkalarını duvara dayayarak oturmuş, yine beyaz gömlekli, bu kez daha genç iki kişi: “Usta pişirdiyse biz de hazırladık, kapları yıkadık, ortalığı temizledik!” der gibi ve de kanımca çok haklı olarak bu gururdan kendilerine pay çıkarmaktaydılar.

            Tavandaki üç tane pervane dönmüyorsa da, yeni konduğu belli, duvardaki kocaman klima içeriyi serinletmişti. Klimanın varlığı, lokantanın üç büyük camındaki dört tane A4 fotokopide sokaktan geçen iyice görsün diye yazılıydı.

            Burayı çok sevmiştim. Belki zamanla ben de gide gele, bu insanların hepsinin isimlerini öğrenecek,  hatır sordukları, tanıdık bir müşteri olacaktım. Oradan aldığım tadı daha uzatmak için bir domates, salatalık söğüş istedim. Geldiğinde domates en kırmızı ve lezzetli, salatalık en körpeydi. zeytinyağını, limonu da koyunca daha da dayanılmaz oldu. Her şeyin bir sonu olduğu gibi benim yemeğim de bitmişti. Hesabı ödeyip çıkmak üzere kasaya doğru yürüdüm. İyi giyimli, garsondan çok,  ‘Köşedeki bankada çalışıyorken öğlen tatilinde servise yardım için gelmiş lokantacının oğlu’ görünümündeki yakışıklı genç: “Yedi buçuk…” dedi arkamdan kasaya doğru. Asıl garsonun söylediği, başka birilerinin yedikleri yemekleri alt alta hesaplayan kasadaki yaşlı adam bıraktığım paranın üstünü verirken öteki: “Bir daha hesapla!” dedi. O sırada “Yedi buçuk!” diyen genç gelmiş, sararmış bir plastik kolonya şişesini elime öyle bir sıkmıştı ki, her taraf kolonya olmuştu. Çünkü az önce garsonla kasadaki yaşlı adamın yine plastik bir bidondan şişeyi ağzına bir huni koyarak taşana kadar doldurduklarını görmüştüm. Ayarlı sıkmamıştı ikramcım. Ben küçük bir bahşişle, yine: “Hayırlı işler.” deyip çıkarken  kapıdan döndüm.  Yaşlı adama:“Bir kartınız var mıydı?” sorum, onun çaresizce bakındıktan sonra: “Yok.” yanıtı vermesini getirecekti. Ben çıkarken garson tekrar: “Yeniden hesapla!” dedi patronuna…

            Yemek üstü çayı için tam karşı köşedeki çay ocağını gözüme kestirmiş, bu yüzden de lokantadaki çay ikramını geri çevirmiştim. Ne var ki küçük hasır taburelerden hiç boş olanı yok gibiydi. Sokağın ortasında yeterince bakıp sıcağa hedef olduktan sonra görebildiğim tespihçinin yanı başındakine bu kez: “Selamün Aleyküm”le oturdum. Bir dakika sonra arkamdaki oto teypleri satıcısı: “Abi dayanma, tezgâhı yıkacaksın.” dedi. ‘Tezgâh’ dediği tahta bir sandığın üstüne konmuş birbirine bağlı dört tane teypti. Ama yine de adama hak verdim. Ben arkamda elektrik direği diye onun sandığına dayanmaktaymışım.

            Tespihler hiç de düşündüğüm gibi antika filan değil, iki, üç milyonluk şeylerdi. “En pahalısı?” diye sorduğumda, gömlek cebinden çıkardığı ağaç bir tanesini gösterdi tespihçi, “Yirmi iki milyon.” Bazı müşteri elindekini bırakıp az bir şey ödeyerek başkasını alıyordu. Neden olmasın? Değişiklik, ne güzel. Tespihlere bakıp, bir tane de ben alsam mı? Diye düşündüm. Sonra vazgeçip kendime ve tespihçiye çay söyledim. “Biz sana ısmarlamalıydık…” dedi. Önümdeki taburede oturup çay içen adamın belindeki telsiz anlaşılmaz bir şeyler diyordu. Ara sıra üfleyen serin rüzgâra, oranın gölge, keyifli bir yer olmasına karşın kalktım. Otele dönüp akşama kadar olan saatleri yatarak geçirmeliydi en iyisi.

            Bu kez ana cadde ile geldiğim cadde arasındaki dar aralıkları seçtim geri dönmek için. Oraları da CD’ciler, cep telefoncuları, trampacılarla doluydu. Karanlık bir pasajın içinden geçerken, çevredeki eski elbisecilerden alınanları hemen kısaltıp uzatacak, şeklini değiştirecek önü açık terzi dükkânları gördüm. Terzilerden üçü de mezuraları boyunlarında iş bekliyorsa da, hiç birinin işi yoktu. Su motoru tamircisini, elektrik motoru kömürleri satanı, balatacıyı geçtikten sonra çıkışa vardım. Sokağın karşısındaki şarapçı dükkânında şişeler güneşten flaş gibi parlayıp göz alıyordu. Güneşte kalıp bozulan şaraba buralarda aldıran yoktu anlaşılan.

            İşte o an, önceden hiç görmediğim dev boyuttaki şeftalileri orada gördüm. Kapının kenarına birkaç sandık koymuş bir meyveciydi. “Şuradan iki tane bir torbaya koyar mısınız?” dememle siyah naylon torbaları görmem bir oldu. Siyah naylon torbalar çoğunlukla çöplüklerden toplanan naylonların eritilmesiyle yapıldığından, bilen bir dostum: “Sakın ha!” demişti. Meyveci sanki düşüncemi okumuş gibi, iki koca şeftaliyi önce tek tek bana göstererek kese kâğıdına, sonra yine o siyah naylon torbaya koyarak verdi. Sattığı her şey, incirler, üzümler kocamandı. “Şeftali yeter.” dedim kendi kendime. İstediği parayı hiç düşünmeden ödedim, otele doğru yine gölgeleri kollayarak yöneldim. Odamdaki mini buzdolabına şeftalileri koyarken birinin yarısının çürük, akşam yürüyüşe çıktığımda da başka bir yerde fiyatlarının benim aldığımın dörtte biri olduğunu görecektim! Olsun, mutluluğumu böyle ufak tefek şeyler bozamazdı.  Gece odama döndüğümde yerde bir üzüm tanesi buldum. Şeftaliler o kadar büyüktü ki, üzüm tanesi, dev balinalara yapışan asalak balıklar gibi onlardan birine yapışıp oraya kadar gelmişti anlaşılan!

            Yatmadan önce odanın penceresinden dışarı, hala sıcaktan bunalan şehre bakıp, “Seni seviyorum İzmir!” dedim alçak sesle.

 

(*) ‘Ege Kokan Öyküler’ kitabımdan. Güncel Yayıncılık 2005






İZMİR GÜNCESİ
5